hastalar,
kar isterler
kaf dağının ardından,
ve buluttan döşek.
onlar,
yaramaz çocuklardır.
sallanır durur,
dünyanın balkonundan,
düştü düşecek!
gölgen kaçıyorsa senden,
düşmüşse gökte yıldızın,
kavga başlar canla ten arasında.
ne bilelim;
hangi pınarın suyu,
ya da çiçeğin özünde derman.
büyük yerden geldi ferman.
yolcu yolunda gerek.
Ali AKBAŞ
1 Kasım 2008 Cumartesi
gelincik
neden boynun bükük, yaprakların sarı?
seni vuran yağmur mu yoksa soğuk mu?
yoksa toprakların mı kurak
ya da adını bilmediğin diyarlardan
hüzün mü saldılar damarlarına?
ağlama be gelincik
kanatma yüreğimi.
ben, sonbaharken yeterince yağıyorum.
sen bâri gökyüzüme umut ol.
yapraklarına can gelsin
hayatımıza neş’e.
ben sonbaharken
sen hep o narin gelincik kal.
yapraklarında gülücük,
mevsiminde hep bahar olsun.
Tunahan EMİRHAN
seni vuran yağmur mu yoksa soğuk mu?
yoksa toprakların mı kurak
ya da adını bilmediğin diyarlardan
hüzün mü saldılar damarlarına?
ağlama be gelincik
kanatma yüreğimi.
ben, sonbaharken yeterince yağıyorum.
sen bâri gökyüzüme umut ol.
yapraklarına can gelsin
hayatımıza neş’e.
ben sonbaharken
sen hep o narin gelincik kal.
yapraklarında gülücük,
mevsiminde hep bahar olsun.
Tunahan EMİRHAN
ıslık çalmak
balıklar için deniz lazım,
sevişmek için işsiz olmak.
ve geceleri yatakta
duymamak için tabanların sızısını,
zengin olmak lazım.
halbuki ıslık çalmak için
bir şey lazım değil.
Melih Cevdet ANDAY
sevişmek için işsiz olmak.
ve geceleri yatakta
duymamak için tabanların sızısını,
zengin olmak lazım.
halbuki ıslık çalmak için
bir şey lazım değil.
Melih Cevdet ANDAY
21 Eylül 2008 Pazar
13 Ağustos 2008 Çarşamba
23 Temmuz 2008 Çarşamba
yok gibisin
hani böyle,
yok gibisin ya varken...
ölüyorum ağırdan,
o halini seyre dalarken.
sanıyorum ki
benimleyken yalnız,
benden çok uzaktasın;
ellerin avuçlarımda
buz gibi.
içimi donduruyor dinginliğin.
nedir seni susturan söyle?
demek istediğin neyse;
en kötüsüne hazırladım kendimi,
bekliyorum:
ellerim, buz kütlesi ellerinde,
gözlerim, donuk gözlerinde.
söyle ne olur, beni söyletme!
ben söylersem
dilim kılıç;
yarası onmaz.
sonra ne sana, ne bana
derman bulunmaz.
Engin..
yok gibisin ya varken...
ölüyorum ağırdan,
o halini seyre dalarken.
sanıyorum ki
benimleyken yalnız,
benden çok uzaktasın;
ellerin avuçlarımda
buz gibi.
içimi donduruyor dinginliğin.
nedir seni susturan söyle?
demek istediğin neyse;
en kötüsüne hazırladım kendimi,
bekliyorum:
ellerim, buz kütlesi ellerinde,
gözlerim, donuk gözlerinde.
söyle ne olur, beni söyletme!
ben söylersem
dilim kılıç;
yarası onmaz.
sonra ne sana, ne bana
derman bulunmaz.
Engin..
22 Temmuz 2008 Salı
geçti gidiyor
saçını şöyle bir döktü
kaş altından öyle baktı
içime kızgın yağ aktı
beni ateşlere yaktı
bakmadı, çekti gidiyor.
sevdasına düştü gönlüm
zay olacak sefil ömrüm
korkutmuyor beni ölüm
görmeyince iki gözüm
yaşları, aktı gidiyor.
gündüz hayal gece düşte
tütüm tütüm tüter döşte
can saklıdır o gülüşte
göstermiyor daha işte
konmadı, uçtu gidiyor.
aşkından dertlere düştüm
durmadım peşinden koştum
düz ovada yolum şaştım
aha, bu canımdan geçtim
durmadı, geçti gidiyor.
Engin..
kaş altından öyle baktı
içime kızgın yağ aktı
beni ateşlere yaktı
bakmadı, çekti gidiyor.
sevdasına düştü gönlüm
zay olacak sefil ömrüm
korkutmuyor beni ölüm
görmeyince iki gözüm
yaşları, aktı gidiyor.
gündüz hayal gece düşte
tütüm tütüm tüter döşte
can saklıdır o gülüşte
göstermiyor daha işte
konmadı, uçtu gidiyor.
aşkından dertlere düştüm
durmadım peşinden koştum
düz ovada yolum şaştım
aha, bu canımdan geçtim
durmadı, geçti gidiyor.
Engin..
hayal gemisi
dönmeyecektir giden;
sen hayaller kurarken,
vuslat diye diye
hayal gemisini beklerken.
ne ilktir bu hikaye,
ne de son kalacaktır.
şimdiye dek yazılanlar aynıydı,
bundan sonrakiler de
aynı olacaktır.
bellidir başından
dönüşü olmayacak gidiş.
aslında anlamışsındır çoktan...
ama, dedim ya, insan
avutur kendini kendiyle,
doğruyu söyleyemeyn diliyle.
bekleşir durur karanlık köşelerde
devleştirerek resmini hayalinde.
hayal gemisi hoştur. lakin,
yoktur yelkeni.
ne seni ona götürür,
ne getirir onu geri.
Engin..
sen hayaller kurarken,
vuslat diye diye
hayal gemisini beklerken.
ne ilktir bu hikaye,
ne de son kalacaktır.
şimdiye dek yazılanlar aynıydı,
bundan sonrakiler de
aynı olacaktır.
bellidir başından
dönüşü olmayacak gidiş.
aslında anlamışsındır çoktan...
ama, dedim ya, insan
avutur kendini kendiyle,
doğruyu söyleyemeyn diliyle.
bekleşir durur karanlık köşelerde
devleştirerek resmini hayalinde.
hayal gemisi hoştur. lakin,
yoktur yelkeni.
ne seni ona götürür,
ne getirir onu geri.
Engin..
5 Haziran 2008 Perşembe
MEMLEKET İSTERİM
Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.
Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikâyet ölümden olsun.
Cahit Sıtkı TARANCI
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.
Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikâyet ölümden olsun.
Cahit Sıtkı TARANCI
yol ağzı
O kadar şaşkın var ki içimde
Her vitrinin önünde bir başkası sendeler
Biri tutar elimden kapıya doğru,
Diğeri paçamdan çekip başka yere sürükler.
O kadar insan varki içimde
Herhangi bir kimseyle tanıdık çıkıverir,
Biri edinir bunca beyhudelikte düşman,
Diğeri gider yeni bir ahbapla gelir
O kadar hayvan varki içimde
Her kadının gözüne bir başkası göz eder,
Biri takılır peşine sarışın güzelinin
Öbürü bir esmerin ardından gider.
Böyle o kadar efendilerim varki
Hangisine, hangisine söz dinleteyim?
Bin iştihalı bu misafir vücûdü
Ben nasıl hoşnud edeyim?"
Celal SILAY
Her vitrinin önünde bir başkası sendeler
Biri tutar elimden kapıya doğru,
Diğeri paçamdan çekip başka yere sürükler.
O kadar insan varki içimde
Herhangi bir kimseyle tanıdık çıkıverir,
Biri edinir bunca beyhudelikte düşman,
Diğeri gider yeni bir ahbapla gelir
O kadar hayvan varki içimde
Her kadının gözüne bir başkası göz eder,
Biri takılır peşine sarışın güzelinin
Öbürü bir esmerin ardından gider.
Böyle o kadar efendilerim varki
Hangisine, hangisine söz dinleteyim?
Bin iştihalı bu misafir vücûdü
Ben nasıl hoşnud edeyim?"
Celal SILAY
sitem
önde zeytin ağaçları arkasında yar.
sene 1946
mevsim
sonbahar
önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim
dalları neyleyim
yar yoluna dökülmedik dilleri neyleyim.
yar yar!.. seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar.
değirmen misali döner başım
sevda değil bu bir hışım
gel gör beni darmadağın
tel tel çözülüp kalmışım.
yar yar!..
canımın çekirdeğinde diken
gözümün bebeğinde sitem var.
Bedri Rahmi Eyüboğlu
sene 1946
mevsim
sonbahar
önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim
dalları neyleyim
yar yoluna dökülmedik dilleri neyleyim.
yar yar!.. seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar.
değirmen misali döner başım
sevda değil bu bir hışım
gel gör beni darmadağın
tel tel çözülüp kalmışım.
yar yar!..
canımın çekirdeğinde diken
gözümün bebeğinde sitem var.
Bedri Rahmi Eyüboğlu
fotoğraf
Durakta üç kişi
Adam kadın ve çocuk
Adamın elleri ceplerinde
Kadın çocuğun elini tutmuş
Adam hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü
Kadın güzel
Güzel anılar gibi güzel
Çocuk
Güzel anılar gibi hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi güzel.
Cemal Süreya - 1984
Adam kadın ve çocuk
Adamın elleri ceplerinde
Kadın çocuğun elini tutmuş
Adam hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü
Kadın güzel
Güzel anılar gibi güzel
Çocuk
Güzel anılar gibi hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi güzel.
Cemal Süreya - 1984
22 Mayıs 2008 Perşembe
içtim o..
İçtim o bin yıllanmış testiden, içtim, içtim,
Örtüler arasında yeryüzü beğenisiyle
Ayışığını paylaşırdı bacakları,
Öptüm ayak parmaklarını, öptüm, öptüm.
Put'unu cezalandırıyor kır delisi;
Oğlan iki ev ötede, Londra'dan gelmiş;
Yazsınlar felaketlerin hep çift geldiğini,
Garson acıması tutmuş içkievini.
Ortaoyunumuzun dekoru bir kağıt mendil
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
Cemal Süreyya
Örtüler arasında yeryüzü beğenisiyle
Ayışığını paylaşırdı bacakları,
Öptüm ayak parmaklarını, öptüm, öptüm.
Put'unu cezalandırıyor kır delisi;
Oğlan iki ev ötede, Londra'dan gelmiş;
Yazsınlar felaketlerin hep çift geldiğini,
Garson acıması tutmuş içkievini.
Ortaoyunumuzun dekoru bir kağıt mendil
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
Cemal Süreyya
DİL YANGINI SÖYLER
sevdaya uzanan bu ince yolda
tuzaklarla dolu sağda ve solda
varlık çemberinde her şey çok bol da
ruhumun yeline alan dar geldi.
tüneller açılır geniş yollara
kavuşmak isterim açık kollara
mektubun üstünde duran pullara
buram buram kokan nazlı yar gelir.
yüreğim içinde bir volkan kaynar
dil onun fitili yangını söyler
gözyaşı döktürür bana aynalar
yoklukta yok olmak bana var gelir.
o sıcak kucağa kavuşmak ne hoş
aşkın girdabında olmuşum sarhoş
günlerce dolaşıp avare bomboş
kafamın dumanı ele har gelir.
Ali Fuat ÖKSÜZ
tuzaklarla dolu sağda ve solda
varlık çemberinde her şey çok bol da
ruhumun yeline alan dar geldi.
tüneller açılır geniş yollara
kavuşmak isterim açık kollara
mektubun üstünde duran pullara
buram buram kokan nazlı yar gelir.
yüreğim içinde bir volkan kaynar
dil onun fitili yangını söyler
gözyaşı döktürür bana aynalar
yoklukta yok olmak bana var gelir.
o sıcak kucağa kavuşmak ne hoş
aşkın girdabında olmuşum sarhoş
günlerce dolaşıp avare bomboş
kafamın dumanı ele har gelir.
Ali Fuat ÖKSÜZ
8 Mayıs 2008 Perşembe
sevmek ister
bazen gülmek ister insan;
ağlamak bazen.
kimi zaman yalnızlık,
yalnızlıktan kaçmak
kimi zaman.
yaşamak ister çılgınca
ya da ölmek, derin uçurumlarda.
ama, sevmek ister esas
her yerde, her zaman;
ve, seven bir insan...
Engin..
ağlamak bazen.
kimi zaman yalnızlık,
yalnızlıktan kaçmak
kimi zaman.
yaşamak ister çılgınca
ya da ölmek, derin uçurumlarda.
ama, sevmek ister esas
her yerde, her zaman;
ve, seven bir insan...
Engin..
yat yatabilirsen
karanlık çökmüş,
buz gibi oda.
yıldızlar,
göz kırpıyor camda.
yıldızar çok uzakta.
zifirî duvarlar,
soğuk yastıklar...
ortalığa saçılmış
bir bir umutsuzluklar.
bi de yokluğun
tuz-biber hepsinin üstüne.
hadi,
yat yatabilirsen
sarılıpta buz gibi yastıklara.
Engin..
buz gibi oda.
yıldızlar,
göz kırpıyor camda.
yıldızar çok uzakta.
zifirî duvarlar,
soğuk yastıklar...
ortalığa saçılmış
bir bir umutsuzluklar.
bi de yokluğun
tuz-biber hepsinin üstüne.
hadi,
yat yatabilirsen
sarılıpta buz gibi yastıklara.
Engin..
yokluğunda nisan
yağmur yağıyor usuldan.
nisan yağmuru...
gelip çattı ilkbahar.
bak, ağaçlar çiçekleniyor,
bak, dağ taş yeşilleniyor...
kuşların keyfine diyecek yok.
oysa bende
kara kışlar var.
umut tohumlarım
çürüdü birer birer
yüreğimin ayazında.
bilesin ki, sen gelene dek
bıçak kesiği ayazlar.
zavallı bağrımda
hükümdar kara kışlar.
Engin..
nisan yağmuru...
gelip çattı ilkbahar.
bak, ağaçlar çiçekleniyor,
bak, dağ taş yeşilleniyor...
kuşların keyfine diyecek yok.
oysa bende
kara kışlar var.
umut tohumlarım
çürüdü birer birer
yüreğimin ayazında.
bilesin ki, sen gelene dek
bıçak kesiği ayazlar.
zavallı bağrımda
hükümdar kara kışlar.
Engin..
7 Mayıs 2008 Çarşamba
Kabağın Sahibi Vardır Elbet!
Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir.
Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak,varlıktan vazgeçecektir.
Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünürsüslerden arınması gereklidir.. .Saç, sakal, bıyık, kaş, ne varsa hepsinden.
Derviş, usule uygun hareketeder, soluğu berberde alır.
- Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya baslar. Derviş aynada kendini takipetmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokatatarak:- Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer.Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş.Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden.
Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz.
Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar.Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alayeder:
'Kabak aşağı, kabak yukarı.'
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır.
Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır. Ölmüştür. Görenler çığlığı basar.
Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarîsorar:
- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
- Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!
Hikâye böyle...
Ama hayat da böyle...
Ensemize, kafamıza vurup vurup dalga geçen sahte kabadayıların, kabağın dabir sahibi olduğunu, bu sahibin de en affetmeyeceği şeyin kibir ve kulhakkı yemek olduğunu unutmaya başlayanlar, koltuklarına, makamlarına,rantlarına yapışanlar anlayacaklardır …….
Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak,varlıktan vazgeçecektir.
Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünürsüslerden arınması gereklidir.. .Saç, sakal, bıyık, kaş, ne varsa hepsinden.
Derviş, usule uygun hareketeder, soluğu berberde alır.
- Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya baslar. Derviş aynada kendini takipetmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokatatarak:- Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer.Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş.Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden.
Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz.
Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar.Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alayeder:
'Kabak aşağı, kabak yukarı.'
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır.
Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır. Ölmüştür. Görenler çığlığı basar.
Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarîsorar:
- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
- Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!
Hikâye böyle...
Ama hayat da böyle...
Ensemize, kafamıza vurup vurup dalga geçen sahte kabadayıların, kabağın dabir sahibi olduğunu, bu sahibin de en affetmeyeceği şeyin kibir ve kulhakkı yemek olduğunu unutmaya başlayanlar, koltuklarına, makamlarına,rantlarına yapışanlar anlayacaklardır …….
13 Nisan 2008 Pazar
10 Nisan 2008 Perşembe
İSTE
Demek yetmez dudağının ucuyla
İsteyince yürekten, döşünden iste.
Herkes yaşar şekerin, balın tadıyla.
Gör tadını acının, yaşamak iste.
Kimse bin yıl devran sürmez dünyada.
Hal olan gelir elbet, sağ olan başa.
Aç tavuklar ambarda gezer rüyada
Göreceğin ereğe ulaşmak iste.
Tak tırnağın, kopar kendi yaranı,
Sonra hançerini salla kardaşa.
İlkin tat bakalım kendi kanını
Sonra onun canını var ondan iste.
Yanar kor yüreği garip ozanın.
Yel vurunca gazel gazel tozanın.
Önce gör de hele hoyrat hazanın,
Sonra nev-bahara erişmek iste.
Engin..
İsteyince yürekten, döşünden iste.
Herkes yaşar şekerin, balın tadıyla.
Gör tadını acının, yaşamak iste.
Kimse bin yıl devran sürmez dünyada.
Hal olan gelir elbet, sağ olan başa.
Aç tavuklar ambarda gezer rüyada
Göreceğin ereğe ulaşmak iste.
Tak tırnağın, kopar kendi yaranı,
Sonra hançerini salla kardaşa.
İlkin tat bakalım kendi kanını
Sonra onun canını var ondan iste.
Yanar kor yüreği garip ozanın.
Yel vurunca gazel gazel tozanın.
Önce gör de hele hoyrat hazanın,
Sonra nev-bahara erişmek iste.
Engin..
BOZUK PLAK
ne zaman ki eser
bad-ı saadet,
poyrazlar keser önünü.
ne zaman ki görünse
uzaktan sıla,
yeni bir hasret alır
eskinin yerini…
ve döner plak
tâ en başına.
tarifsiz acılara,
bitimsiz yollara müptela
zavallı yüreğim.
bad-ı saadet,
poyrazlar keser önünü.
ne zaman ki görünse
uzaktan sıla,
yeni bir hasret alır
eskinin yerini…
ve döner plak
tâ en başına.
tarifsiz acılara,
bitimsiz yollara müptela
zavallı yüreğim.
1 Nisan 2008 Salı
seni düşündüm
Seni düşündüm
Yine bu akşam.
Birkaç silik hatıra,
Bir gülüşün hayali
Serpildi duvarlara
Yakamoz misali.
Seni düşündüm
Yine bu akşam.
Haykırdım,
Gecenin kör karanlığına!
İsyan bayrağını çektim
Sensizlik gönderine.
Seni düşündüm
Yine bu akşam.
Dün akşam olduğu gibi,
Ya da bir önceki,
Bir önceki…
Hepsi birbirinin aynı sanki.
Seni düşündüm
Yine bu akşam.
Bir elimde kahve,
Diğerinde cigaram.
Nedense hep
Seni düşünürken,
Kaçar dumanı gözüme…
Bak işte,
Kaçtı yine!
Ondandır, yaşardı gözlerim…
Engin..
Yine bu akşam.
Birkaç silik hatıra,
Bir gülüşün hayali
Serpildi duvarlara
Yakamoz misali.
Seni düşündüm
Yine bu akşam.
Haykırdım,
Gecenin kör karanlığına!
İsyan bayrağını çektim
Sensizlik gönderine.
Seni düşündüm
Yine bu akşam.
Dün akşam olduğu gibi,
Ya da bir önceki,
Bir önceki…
Hepsi birbirinin aynı sanki.
Seni düşündüm
Yine bu akşam.
Bir elimde kahve,
Diğerinde cigaram.
Nedense hep
Seni düşünürken,
Kaçar dumanı gözüme…
Bak işte,
Kaçtı yine!
Ondandır, yaşardı gözlerim…
Engin..
diyemezsin
Mümkün olmaz bazen,
Dilinin ucunda yumaklanan
Tümceleri boşluğa salıvermek.
İçini bir korku sarar o an;
Avucundaki kuşu
Sıkıp öldürmekten korkan
Çocuğun korkusu…
Diyemezsin işte,
Söyleyemezsin sevdiğini.
Ama aleyhtedir zaman.
Vakti geldi dediğinde
Vakit geçmiş olacak çoktan.
İçinde kalacak olan
Sadece hüsran.
Engin..
Dilinin ucunda yumaklanan
Tümceleri boşluğa salıvermek.
İçini bir korku sarar o an;
Avucundaki kuşu
Sıkıp öldürmekten korkan
Çocuğun korkusu…
Diyemezsin işte,
Söyleyemezsin sevdiğini.
Ama aleyhtedir zaman.
Vakti geldi dediğinde
Vakit geçmiş olacak çoktan.
İçinde kalacak olan
Sadece hüsran.
Engin..
31 Mart 2008 Pazartesi
29 Mart 2008 Cumartesi
20 Mart 2008 Perşembe
bravo albert..
Bir üniversite profesörü öğrencilerine şu soruyu sorar;
-Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?
Cesur bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar.
-Evet, her şeyi Tanrı yarattı!
Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine evet efendim diye cevaplar.
Profesör devam eder;-Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur ve çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de Tanrı şeytandır.
Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör ise öğrencilerine bir kez daha Tanrı'nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur.
Bu arada bir öğrenci ayağa kalkar ve -Bir soru sorabilir miyim profesör? der.
Profesörde sorabileceğini söyler.
Öğrenci ayağa kalkar ve soğuk var mıdır? diye sorar.
Profesör; Nasıl bir soru bu böyle, tabi ki vardır diye cevaplar. Sen hiç soğuktan üşümedin mi?
Öğrenci ; -Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur; yasamda/realitede biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (-460 derece F) sıcaklığın kesin yokluğudur (hiç olmadığı seviyedir). Tüm maddelerin bu seviyede reaksiyon verme özellikleri bozulur ve değişir. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir der ve devam eder,
- Profesör, karanlık var mıdır?
Profesör ;-Tabii ki vardır.
Öğrenci cevaplar,-Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü karanlık ta yoktur. Yasamda/realitede karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton'un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık ışını karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekânın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçersiniz! Bu doğrudur değil mi?
Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/mekân için kullanılan bir kelimedir.
Son olarak öğrenci profesöre gene sorar;-Efendim şeytan var mıdır?
Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte cevaplar;
-Tabii ki, açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde onu görürüz. Şeytan/kötülük bir kişinin başka bir kişiye her gün sergilediği insaniyetsizliğinin bir örneğidir. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir. Der.
Öğrenci devam eder; -şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur.Şeytan basit olarak Tanrının yokluğudur. O aynen karanlık ve soğuk ta olduğu gibi insanin tanrının yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan/kötülük insanin tanrısal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur. O aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.
Profesör yerine oturur.
Genç öğrencinin adı Albert Einstein'dir.
-Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?
Cesur bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar.
-Evet, her şeyi Tanrı yarattı!
Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine evet efendim diye cevaplar.
Profesör devam eder;-Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur ve çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de Tanrı şeytandır.
Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör ise öğrencilerine bir kez daha Tanrı'nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur.
Bu arada bir öğrenci ayağa kalkar ve -Bir soru sorabilir miyim profesör? der.
Profesörde sorabileceğini söyler.
Öğrenci ayağa kalkar ve soğuk var mıdır? diye sorar.
Profesör; Nasıl bir soru bu böyle, tabi ki vardır diye cevaplar. Sen hiç soğuktan üşümedin mi?
Öğrenci ; -Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur; yasamda/realitede biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (-460 derece F) sıcaklığın kesin yokluğudur (hiç olmadığı seviyedir). Tüm maddelerin bu seviyede reaksiyon verme özellikleri bozulur ve değişir. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir der ve devam eder,
- Profesör, karanlık var mıdır?
Profesör ;-Tabii ki vardır.
Öğrenci cevaplar,-Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü karanlık ta yoktur. Yasamda/realitede karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton'un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık ışını karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekânın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçersiniz! Bu doğrudur değil mi?
Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/mekân için kullanılan bir kelimedir.
Son olarak öğrenci profesöre gene sorar;-Efendim şeytan var mıdır?
Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte cevaplar;
-Tabii ki, açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde onu görürüz. Şeytan/kötülük bir kişinin başka bir kişiye her gün sergilediği insaniyetsizliğinin bir örneğidir. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir. Der.
Öğrenci devam eder; -şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur.Şeytan basit olarak Tanrının yokluğudur. O aynen karanlık ve soğuk ta olduğu gibi insanin tanrının yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan/kötülük insanin tanrısal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur. O aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.
Profesör yerine oturur.
Genç öğrencinin adı Albert Einstein'dir.
15 Şubat 2008 Cuma
3 Ocak 2008 Perşembe
hüzün kokan
Bir avuç sevinç,
Kucak dolusu hüzün…
Buruktur aslında
Çoğu zamanı ömrümüzün.
Serpelenmiş birkaç umut,
Yeşermiş üç-beş tohum
Unuttursa da kimi zaman,
Hüznümüzdür ağır basan.
Gün ışırken coşan kahkaha
Gece uçup gider her zaman.
Ve karanlık bir çiçektir
Geriye kalan;
Buram buram hüzün kokan.
Kucak dolusu hüzün…
Buruktur aslında
Çoğu zamanı ömrümüzün.
Serpelenmiş birkaç umut,
Yeşermiş üç-beş tohum
Unuttursa da kimi zaman,
Hüznümüzdür ağır basan.
Gün ışırken coşan kahkaha
Gece uçup gider her zaman.
Ve karanlık bir çiçektir
Geriye kalan;
Buram buram hüzün kokan.
hayalimdeki sen
Ben,
Senden çok
Bendeki sensizliğe alıştım.
Hayaline aşığım.
Biliyor musun,
Hayalimdeki sen
Daha güzel senden.
Bir o kadar da yakın…
Sen, hep uzaklarda;
Yitik gecelerde,
Uzaklardan çınlayan bir gazel.
Unutulmaya yüz tutmuş
Eski bir hüzzam.
O, hep yanıbaşımda,
Benimle.
Gülüşü bile daha içten.
Ne diyeyim?
Gittiğin yerden
Hiç dönme istersen.
Engin..
Senden çok
Bendeki sensizliğe alıştım.
Hayaline aşığım.
Biliyor musun,
Hayalimdeki sen
Daha güzel senden.
Bir o kadar da yakın…
Sen, hep uzaklarda;
Yitik gecelerde,
Uzaklardan çınlayan bir gazel.
Unutulmaya yüz tutmuş
Eski bir hüzzam.
O, hep yanıbaşımda,
Benimle.
Gülüşü bile daha içten.
Ne diyeyim?
Gittiğin yerden
Hiç dönme istersen.
Engin..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




















